Bazı acılar tarihte kalmaz;
Vicdanlarda yaşamaya devam eder.
Üzerinden asırlar geçse de kalplere, beyinlere, ruhlara kazınan bu acı asla dinmez.
Kerbelâ da onlardan biridir.
Takvimler değişir, nesiller yenilenir, şehirler büyür…
Ama bazı hadiseler vardır ki insanlığın ortak hafızasına kazınır.
Kerbelâ da işte böyle bir hadisedir.
Bu topraklarda kimi Kerbelâ’yı matemle anar, kimi hüzünle yad eder. Duaların dili farklı olabilir, gözyaşının akışı değişebilir; fakat acının rengi aynıdır.
Çünkü;
Kerbelâ sadece tarihin bir sayfası değildir.
Kerbelâ susuz kalan bir çocuğun gözyaşıdır.
Kerbelâ dedesinin emanetini canı pahasına koruyan Hz. Hüseyin’in vakarıdır.
Kerbelâ zulmün karşısında eğilmeyen bir vicdanın adıdır.
Bu yüzden Kerbelâ’yı konuşurken bizi ayrıştıran cümlelere değil, birleştiren değerlere ihtiyacımız var.
Tarihî kaynaklara baktığımızda görüyoruz ki; Yezid, babası Muaviye’nin vefatının ardından halifeliğini kesinleştirmek için dönemin önde gelen isimlerinden kendisine biat etmelerini istedi.
Hz. Muhammed’in (sav) sevgili torunu Hz. Hüseyin ehlibeytten olması sebebi ile halk nezdindeki itibarı ve adalet anlayışı sevilen şahsiyetti.
Halifeliğin meşruiyeti konusundaki kanaati doğrultusunda biat etmedi ve Küfe’den gelen davet üzerine yola çıktı.
Ancak Kerbelâ’da ailesi ve beraberindeki az sayıdaki yol arkadaşıyla kuşatıldı; günlerce susuz bırakıldı ve Muharrem ayının onuncu günü büyük bir zulüm ile şehit edildi.
Aradan asırlar geçmiş olsa da Kerbelâ’nın hüznü dinmedi. Çünkü orada yalnızca insanlar değil; adalet, merhamet ve vicdan da ağır bir imtihandan geçti.
Bugün Kerbelâ’yı anarken geçmişin kırgınlıklarını büyütmek yerine geleceğin kardeşliğini inşa edebilirsek, Hz. Hüseyin’in bize bıraktığı en büyük emanete sahip çıkmış oluruz.
Ümmeti birlikte tutmak, Hakk’ın adaletine koşulsuz teslimiyet ile olur.
Nitekim, Zeynep anamız Hz. Hüseyin’in kesik başına baktığında Yezid “ne görüyorsun diye sorar.
Zeynep Anamızın cevabı “Allah in güzelliğini görüyorum” olmuştur.
Her namazda tahiyat da “ve ala Ali Muhammed” diyoruz. Bu Pençe-i Ali Aba yani Ehlibeyttir.
Hz. Hüseyin de bu Pençe de serçe parmağıdır.
Ehlibeyt İslam’ın kendisidir.
Ehlibeyt sevgisi mezhepler üstendedir.
Hz. Hüseyin’in hayatı ve duruşu zulme, adaletsizliğe ve gayrimeşru otoriteye karşı boyun eğmeme, Meşru otoriteye itaat etmenin evrensel simgesidir.
Tarih boyunca fitneler gelip geçmiştir; fakat ümmeti ayakta tutan her zaman birlik ruhu olmuştur.
Kerbelâ’nın en acı taraflarından biri de bu büyük facianın, Müslümanlar arasında yaşanmış olmasıdır.
Bu gerçek bize, inancın ancak adalet, ahlak ve merhametle anlam kazandığını bir kez daha hatırlatmaktadır.
Belki de Kerbelâ’nın bize sorduğu soru şudur:
“Bugün haksızlık karşısında biz nerede duruyoruz?”
Bugün Kerbelâ’yı anmak sadece geçmişte yaşanan acıyı hatırlamak değildir.
Asıl mesele; hiçbir çocuğun susuz bırakılmadığı,
hiçbir annenin evlat acısıyla sınanmadığı,
hiçbir insanın inancı ya da düşüncesi yüzünden ötekileştirilmediği bir dünya için gayret gösterebilmektir.
Dualarımız farklı kelimelerle yükselse de “Âmin” derken aynı gökyüzüne bakıyoruz.
Ve aynı Peygamber’in ümmeti olarak Hz. Hüseyin’in aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor; Rabbimizden birlik, kardeşlik ve huzur diliyoruz.
Rabbim bizleri Hz. Hüseyin’in cesaretini örnek alanlardan, zulmün karşısında sessiz kalmayanlardan ve ümmetin birliğini önceleyenlerden eylesin.
Kerbelâ’nın hüznü gönüllerimizi ayrıştırmasın; adalet, merhamet ve kardeşlik duygularımızı büyütsün.
Âmin.
Selam ve Dua ile
Aynur Yavuz
